Nasip olur da yolun Medine’ye düşerse Uhud’a git. Git ve Rasûlün
önünde kahramanca savaşıp şehit düşen yiğitleri ziyaret et. Onlar olmasaydı
hâlimiz nice olurdu, bir kere daha düşün… İslâm sancağını taşırken
kolları koparılan, şehadetiyle dahi Efendimizi koruyan, sarılacak bir kefeni
olmayan yüce davetçiyi, Mus’ab b. Umeyr’i hatırla.
Eğer öğretmenlik yapıyor, insanları hakka çağırıyorsan Medine
muallimi Mus’ab gibi, insanlara karşı güler yüzlü, tatlı sözlü ol. Davetin,
Mus’ab’ın daveti gibi ulvî olsun.Cuma namazı için mescide girdiğinde ilk cuma
namazını ve bu namazı kıldıran Mus’ab’ı hayal et. Hayal et ve hisset! Ona ve
arkadaşlarına dua et! Et ki belki onların ilhamı kalbine dolar ve sen de
bir Mus’ab olursun.
Evinde, sofranın başında, ailenle birlikte oturduğunda ilk
Müslümanları hayırla yâd et. Yâd et ki onların hayrı seni de sarsın ebediyete
kadar. Onların dünyadan niçin vazgeçtiklerini; Allah yolunda yurtlarını,
sevdiklerini nasıl terk ettiklerini düşün. Düşün ki bir olan Allah için her
şeyden vazgeçmenin tadını alasın. Tadını alıp da Rabbine, yüklerinden kurtulmuş
bir şekilde varasın.
Habeşistan yolunda, Medine’de aç karnına, yalın ayak yürüyen
Mus’ab için dua et. Dua et ki ayakların seni Firdevs Cenneti’ne götürsün.
“Elhamdülillah Müslümanım!” diyorsan eğer, bu dini bize ulaştıran şanlı
sahâbileri, hayırlı önderimiz Mus’ab b. Umeyr’i minnetle hatırla. Ve
hatıralarda, onun gibi, hep canlı kal.
İslâm’ın İlk Öğretmeni
O, Mekke’nin en güzel ve en pahalı elbiselerini giyen, en yakışıklı
delikanlısıydı.[1] Savaşlarda Kureyş ordusunun
sancağını taşıyan, Hicâbe ve Sidâne vazifelerini yerine getiren
Abdüddâroğullarının[2] prensi, annesinin kuzusu,
ailesinin gözbebeğiydi. Annesi onun için Yemen’den, Şam’dan en pahalı kumaşları
getirtir ve en güzel kıyafetleri ona giydirirdi.[3] Ayakkabıları Hadramevt’ten sipariş
edilir[4], uyandığında canı ister diye en leziz
yiyecekler başucunda bekletilirdi.[5] O, parayla
elde edilebilecek her şeye sahipti. Ama yüreğinde bir boşluk, ruhunda
huzursuzluk vardı. Giydiği elbiseler, lezzetli yiyecekler, lüks evler, atlar ve
develer, kısaca o gün için zenginlik ifade eden hiçbir şey onu mutlu etmiyordu.
Allah Celle, kullarına olan merhameti ve sevgisi sebebiyle
Muhammed aleyhisselâm’ı peygamber olarak gönderdiğinde Mekke’nin ileri
gelenleri Onu ve davetini nefretle karşılamışlardı. Efendimiz ağaçtan ya da
taştan yapılan putların ilah olamayacağını söylüyor, insanları zengin-fakir,
efendi-köle gibi sınıflara ayıran bir düşüncenin yeryüzüne huzur ve mutluluk
getiremeyeceğini anlatıyordu.
Şehrin güzel ahlaklı, faziletli ve temiz gençleri birer birer
Müslüman oluyorlardı. Mus’ab’ın çevresinde, gününü gün etmekten
başka derdi olmayan, hayatı oyun ve eğlenceden ibaret sayan arkadaşları
kalmıştı sadece. Ve onlar Mus’ab’ı hiç de mutlu etmiyorlardı. Müslüman olmayı
düşündü. Allah’tan başka ilah yoktu, doğruydu. Ama kimsesiz fakir
Müslümanlarla, kölelerle aynı ortamda olmak, düne kadar emrine amade olarak
yaratıldıklarını düşündüğü köleleri kardeş edinmek kolay mıydı? Hem annesi ne
der, kim bilir nasıl da öfkelenir ve ne cezalar verirdi. Bir yanda bütün
çekiciliğiyle dünya nimetleri diğer yanda Allah ve Rasûlü vardı. Tercih yapmak,
nefse söz geçirmek çok zordu.
Bir akşamüstü evinden çıktı. Safâ Tepesi’nin yakınlarındaki evin,
Dâru’l-Erkam’ın, kapısını çaldı.[6] Kapıyı eski bir
köle olan Süheyb-i Rûmi açtı. Efendi, köleye kardeşçe sarıldı. Muhammed
aleyhisselâm’ın huzuruna çıktı. Onun sözleri, okuduğu ayetler ve gülümseyen
siması yüreğini huzurla doldurdu. Paranın, servetin veremediği şey, mutluluk
işte buydu. O gece Mus’ab’ın en güzel gecesi oldu.
Mus’ab b. Umeyr Müslüman olduğunu annesi dâhil hiç kimseye
söyleyemedi. Gizli gizli Rasûlullah’ın yanına gidiyor, Ondan Kur’ân-ı Kerim
dinliyor, Onunla birlikte namaz kılıyordu. Fakat her köşe başında bir casusun
dolaştığı Mekke’de Mus’ab’ın Müslümanlığı gizli kalamazdı. Akrabalarından Osman
b. Talha onun Bilâl ve Ammâr gibi fakir Müslümanlarla namaz kıldığını gördü.
Osman kuş olup uçmuş, haberi Mus’ab’ın annesine yetiştirmişti.[7]
Hunâs binti Mâlik, oğlunun Müslüman olduğunu duyunca çılgına
döndü. Dünyayı önüne serdiği; en güzel kokuları, ipekli elbiseleri layık
gördüğü oğlu ona ihanet etmiş, ilahlarına isyan ederek aile şerefini ayaklar
altına almıştı. Büyük bir titizlikle yetiştirdiği oğlunun Bilâl ve Habbâb gibi
kölelerle aynı safta olduğunu düşünmek Hunâs’ı kahretmişti. Kardeşleri
tarafından yakalanarak annesinin huzuruna getirilen Mus’ab, yapılan tüm
tehditlere rağmen İslâm’ı terk etmeyi ve atalarının dinine dönmeyi kabul etmedi.
Öfkesinden deliye dönen annesi, Mus’ab’ı evin bir köşesine hapsederek kapısını
sıkı sıkıya kilitledi. Mus’ab için zorlu bir hayat başlamıştı.
(Mutlu Binici)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder