20 Mayıs 2015 Çarşamba

İlk Öğretmen: Mus'ab bin Umeyr

         Nasip olur da yolun Medine’ye düşerse Uhud’a git. Git ve Rasûlün önünde kahramanca savaşıp şehit düşen yiğitleri ziyaret et. Onlar olmasaydı hâlimiz nice olurdu, bir kere daha düşün… İslâm sancağını taşırken kolları koparılan, şehadetiyle dahi Efendimizi koruyan, sarılacak bir kefeni olmayan yüce davetçiyi, Mus’ab b. Umeyr’i hatırla.
       Eğer öğretmenlik yapıyor, insanları hakka çağırıyorsan Medine muallimi Mus’ab gibi, insanlara karşı güler yüzlü, tatlı sözlü ol. Davetin, Mus’ab’ın daveti gibi ulvî olsun.Cuma namazı için mescide girdiğinde ilk cuma namazını ve bu namazı kıldıran Mus’ab’ı hayal et. Hayal et ve hisset! Ona ve arkadaşlarına dua et! Et ki belki onların ilhamı kalbine dolar  ve sen de bir Mus’ab olursun.
        Evinde, sofranın başında, ailenle birlikte oturduğunda ilk Müslümanları hayırla yâd et. Yâd et ki onların hayrı seni de sarsın ebediyete kadar. Onların dünyadan niçin vazgeçtiklerini; Allah yolunda yurtlarını, sevdiklerini nasıl terk ettiklerini düşün. Düşün ki bir olan Allah için her şeyden vazgeçmenin tadını alasın. Tadını alıp da Rabbine, yüklerinden kurtulmuş bir şekilde varasın.
     Habeşistan yolunda, Medine’de aç karnına, yalın ayak yürüyen Mus’ab için dua et. Dua et ki ayakların seni Firdevs Cenneti’ne götürsün. “Elhamdülillah Müslümanım!” diyorsan eğer, bu dini bize ulaştıran şanlı sahâbileri, hayırlı önderimiz Mus’ab b. Umeyr’i minnetle hatırla. Ve hatıralarda, onun gibi, hep canlı kal.

                                                    İslâm’ın İlk Öğretmeni 
         O, Mekke’nin en güzel ve en pahalı elbiselerini giyen, en yakışıklı delikanlısıydı.[1] Savaşlarda Kureyş ordusunun sancağını taşıyan, Hicâbe ve Sidâne vazifelerini yerine getiren Abdüddâroğullarının[2] prensi, annesinin kuzusu, ailesinin gözbebeğiydi. Annesi onun için Yemen’den, Şam’dan en pahalı kumaşları getirtir ve en güzel kıyafetleri ona giydirirdi.[3] Ayakkabıları Hadramevt’ten sipariş edilir[4], uyandığında canı ister diye en leziz yiyecekler başucunda bekletilirdi.[5] O, parayla elde edilebilecek her şeye sahipti. Ama yüreğinde bir boşluk, ruhunda huzursuzluk vardı. Giydiği elbiseler, lezzetli yiyecekler, lüks evler, atlar ve develer, kısaca o gün için zenginlik ifade eden hiçbir şey onu mutlu etmiyordu.
       Allah Celle, kullarına olan merhameti ve sevgisi sebebiyle Muhammed aleyhisselâm’ı peygamber olarak gönderdiğinde Mekke’nin ileri gelenleri Onu ve davetini nefretle karşılamışlardı. Efendimiz ağaçtan ya da taştan yapılan putların ilah olamayacağını söylüyor, insanları zengin-fakir, efendi-köle gibi sınıflara ayıran bir düşüncenin yeryüzüne huzur ve mutluluk getiremeyeceğini anlatıyordu.
       Şehrin güzel ahlaklı, faziletli ve temiz gençleri birer birer Müslüman oluyorlardı.  Mus’ab’ın çevresinde,  gününü gün etmekten başka derdi olmayan, hayatı oyun ve eğlenceden ibaret sayan arkadaşları kalmıştı sadece. Ve onlar Mus’ab’ı hiç de mutlu etmiyorlardı. Müslüman olmayı düşündü. Allah’tan başka ilah yoktu, doğruydu. Ama kimsesiz fakir Müslümanlarla, kölelerle aynı ortamda olmak, düne kadar emrine amade olarak yaratıldıklarını düşündüğü köleleri kardeş edinmek kolay mıydı? Hem annesi ne der, kim bilir nasıl da öfkelenir ve ne cezalar verirdi. Bir yanda bütün çekiciliğiyle dünya nimetleri diğer yanda Allah ve Rasûlü vardı. Tercih yapmak, nefse söz geçirmek çok zordu.
          Bir akşamüstü evinden çıktı. Safâ Tepesi’nin yakınlarındaki evin, Dâru’l-Erkam’ın, kapısını çaldı.[6] Kapıyı eski bir köle olan Süheyb-i Rûmi açtı. Efendi, köleye kardeşçe sarıldı. Muhammed aleyhisselâm’ın huzuruna çıktı. Onun sözleri, okuduğu ayetler ve gülümseyen siması yüreğini huzurla doldurdu. Paranın, servetin veremediği şey, mutluluk işte buydu. O gece Mus’ab’ın en güzel gecesi oldu.  
         Mus’ab b. Umeyr Müslüman olduğunu annesi dâhil hiç kimseye söyleyemedi. Gizli gizli Rasûlullah’ın yanına gidiyor, Ondan Kur’ân-ı Kerim dinliyor, Onunla birlikte namaz kılıyordu. Fakat her köşe başında bir casusun dolaştığı Mekke’de Mus’ab’ın Müslümanlığı gizli kalamazdı. Akrabalarından Osman b. Talha onun Bilâl ve Ammâr gibi fakir Müslümanlarla namaz kıldığını gördü. Osman kuş olup uçmuş, haberi Mus’ab’ın annesine yetiştirmişti.[7]     
         Hunâs binti Mâlik, oğlunun Müslüman olduğunu duyunca çılgına döndü. Dünyayı önüne serdiği; en güzel kokuları, ipekli elbiseleri layık gördüğü oğlu ona ihanet etmiş, ilahlarına isyan ederek aile şerefini ayaklar altına almıştı. Büyük bir titizlikle yetiştirdiği oğlunun Bilâl ve Habbâb gibi kölelerle aynı safta olduğunu düşünmek Hunâs’ı kahretmişti. Kardeşleri tarafından yakalanarak annesinin huzuruna getirilen Mus’ab, yapılan tüm tehditlere rağmen İslâm’ı terk etmeyi ve atalarının dinine dönmeyi kabul etmedi. Öfkesinden deliye dönen annesi, Mus’ab’ı evin bir köşesine hapsederek kapısını sıkı sıkıya kilitledi.  Mus’ab için zorlu bir hayat başlamıştı.

                                                                                                                                          (Mutlu Binici)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder