21 Mayıs 2015 Perşembe
20 Mayıs 2015 Çarşamba
Enes bin Malik (ra)
عَنْ اَنَسٍ رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ خَدَمْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّي اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَشْرَ سِنِينَ فَمَا قَالَ لِي
اُفٍّ وَلَا لِمَ صَنَعْتَ وَلاَ اَ لاَّ
صَنَعْتَ
Hz. Enes b. Mâlik radıyallahu
anh’ın şöyle dediği nakledilmiştir: “Peygamber aleyhisselâm’a on yıl
hizmet ettim. Bu süre zarfında bana bir kere bile ‘öf’ demedi (en küçük bir
azarını bile işitmedim). Yaptığım bir şeyden dolayı, ‘Onu niçin öyle yaptın?’;
yapmadığım bir şeyden dolayı da, ‘Onu niçin yapmadın?’ demedi (Beni eleştirip
rencide etmedi).”
(Buhârî, Edeb:39; Müslim, Fedâil:13)
Rabbimiz (c.c) şanlı Kur’ânında, Sevgili Elçisi’ni (s.a.s)
överken, “Muhakkak ki sen yüce bir
ahlâka sahipsin.” buyurmaktadır.[1] Bu
öyle muazzam bir ahlaktır ki, sahibini asaletin ve nezaketin zirvesine
kanatlandırmıştır. Çocukluğundan itibaren yanında kalan Hz. Enes’e (r.a), on
sene boyunca hoşgörüyle muamele edip hiçbir eleştiride bulunmaması bu asalet ve
nezaketin en güzel örneklerindendir.
(Erol Demiryürek)
Hz. Peygamber (sav)'in Şairi: Hassan bin Sabit
Arapların en büyük şairlerinden biri
olan Hassan bin Sâbit yeni Müslüman olmuştu. O sıralar müşrik şairler,
hicivleriyle Müslümanlara dil uzatıyor, rahatsız ediyorlardı. Müslümanların bu
müşrik şairlere cevap verecek bir şaire ihtiyaçları vardı. Zira o zamanlar
Araplar şiire çok önem veriyorlardı. Böyle bir şairin arandığını duyan Hassan
bin Sâbit hemen Resûlullah’ın huzuruna vardı. Dilini eliyle tutarak, “Yâ Resûlallah!
İşte ben size dilimle yardım etmeye hazırım, onları hicvederek haklarından gelirim!”
dedi.[1]
Fakat hicvederek yerin dibine batıracağı kimseler, Peygamber
Efendimizin de mensubu olduğu Kureyş kabilesindendi. Onları hicvederken sözün
Resûlullah’a dokunması ihtimali vardı. Allah’ın Resûl’ü bu duruma şu
sözlerle işaret etti:
“Sen onları nasıl
hicvedeceksin? Biliyorsun, ben de neseben onlardanım.”
Hassan bin Sâbit bu
sözlere şöyle cevap verdi:
“Yâ Resûlallah, ben şiirlerimde
mukaddes şahsiyetinizi hamurdan kıl çeker gibi Kureyş müşrikleri arasından
nezaketle çeker, çıkarırım.”[2]
Bunun üzerine Resûlullah
(a.s.m.) ona izin verdi. Fakat müşriklerin neseplerini öğrenmek için Hz. Ebû
Bekir’den istifade etmesini söyledi. Çünkü sahabiler arasında nesep ilmini en
iyi bilen Hz. Ebû Bekir’di. Hz. Hassan bundan böyle hicivleriyle müşriklere
hücum etmeye ve Müslümanları rahatlatmaya başladı. Sadece müşrikleri
hicvetmekle kalmıyor, okuduğu şahane şiirlerle Peygamber Efendimizi ve İslam’ı
methederek müminlerin gönüllerinde ulvi heyecan dalgaları meydana getiriyordu.
Bir şiirinde şöyle diyordu:
“Resûlullah’ın
pak alnı karanlık içinde göründüğü zaman, ortalığa nur saçan, karanlığı izale
eden lamba gibi görünür.”
Hicret esnasında
Müslüman olan Hassan bin Sâbit bu sırada 60 yaşındaydı. Medine’nin köklü
kabilelerinden biri olan Hazreç kabilesine mensuptu. Asılları ise Yemen
tarafından gelmişti. Diğer taraftan Peygamber Efendimizle de uzaktan akrabalığı
vardı.
İslam’la müşerref
olduktan sonra şiirlerinde gayriislami temaları terk etmiş, tamamen İslami
mevzularda şiir söylemeye başlamıştı. O gerek müşrikleri hicveden ve gerekse
Resûlullah’ı müdafaa ve metheden şiirlerinde öylesine başarılıydı ki, artık
“Resûlullah’ın Şairi” unvanıyla anılmaya başlanmıştı.
Hayatı boyunca Resûlullah’ı şiirleriyle memnun eden Hassan bin Sâbit, onun vefatının ardından duyduğu derin kederi yine yazdığı mersiyelerle dile getiriyordu:
“Artık senin vücudunu topraklar mı örttü?
Keşke senin yerine kara topraklara giren ben olaydım!
Senin vefatından sonra Medine’de insanlar arasında mı yaşayacağım?
Mü'minlerin Bilge Annesi: Hz. Aişe (r.anha)
Kur’an’a göre Hz. Peygamber’in hanımları müminlerin anneleridir. Peygamber hanımı olmanın da farklı bir sorumluluğu vardır. Hz. Peygamber’in hanımları arasında Hz. Aişe müstesna bir yere sahiptir. O, ilmî şahsiyeti ve sosyal faaliyetleriyle ön plana çıkmış, müminlerin bilge annesi ve fıkıhçı kadınların öncüsü olmuştur.
Hz. Ali'den özlü sözler...
Faziletlerin başı ilimdir.
Fazilet sahibinin kıymetini, ancak fazilet sahibi bilir.
Fırsat karınca yürüyüşü ile gelir, yıldırım hızı ile gider.
Fazilet sahibinin kıymetini, ancak fazilet sahibi bilir.
Fırsat karınca yürüyüşü ile gelir, yıldırım hızı ile gider.
Fikir
çatışmalarından hakikat çıkar.
Fikir sahibi her şeyden ibret alır.
Fikir sahibi her şeyden ibret alır.
İlim
meclisi cennet bahçesidir.
İlim tükenmez bir hazine, akıl eskimek bilmez bir elbisedir.İlimden başka herşey azaldıkça değeri yükselir, ilim ise çoğaldıkça değeri yükselir.İlmin bereketi güzel ameldir.İlmin veraseti olmaz, ölülerinizin kemikleriyle övünemezsiniz.
İlim tükenmez bir hazine, akıl eskimek bilmez bir elbisedir.İlimden başka herşey azaldıkça değeri yükselir, ilim ise çoğaldıkça değeri yükselir.İlmin bereketi güzel ameldir.İlmin veraseti olmaz, ölülerinizin kemikleriyle övünemezsiniz.
İnsanı
vaktinden önce yıpratan bir şey varsa o da tembelliktir.
İnsan
belayı dilden bulur.
İnsan cahil olduğu şeyin düşmanıdır.
İnsan cahil olduğu şeyin düşmanıdır.
İlk Öğretmen: Mus'ab bin Umeyr
Nasip olur da yolun Medine’ye düşerse Uhud’a git. Git ve Rasûlün
önünde kahramanca savaşıp şehit düşen yiğitleri ziyaret et. Onlar olmasaydı
hâlimiz nice olurdu, bir kere daha düşün… İslâm sancağını taşırken
kolları koparılan, şehadetiyle dahi Efendimizi koruyan, sarılacak bir kefeni
olmayan yüce davetçiyi, Mus’ab b. Umeyr’i hatırla.
Eğer öğretmenlik yapıyor, insanları hakka çağırıyorsan Medine
muallimi Mus’ab gibi, insanlara karşı güler yüzlü, tatlı sözlü ol. Davetin,
Mus’ab’ın daveti gibi ulvî olsun.Cuma namazı için mescide girdiğinde ilk cuma
namazını ve bu namazı kıldıran Mus’ab’ı hayal et. Hayal et ve hisset! Ona ve
arkadaşlarına dua et! Et ki belki onların ilhamı kalbine dolar ve sen de
bir Mus’ab olursun.
Evinde, sofranın başında, ailenle birlikte oturduğunda ilk
Müslümanları hayırla yâd et. Yâd et ki onların hayrı seni de sarsın ebediyete
kadar. Onların dünyadan niçin vazgeçtiklerini; Allah yolunda yurtlarını,
sevdiklerini nasıl terk ettiklerini düşün. Düşün ki bir olan Allah için her
şeyden vazgeçmenin tadını alasın. Tadını alıp da Rabbine, yüklerinden kurtulmuş
bir şekilde varasın.
Habeşistan yolunda, Medine’de aç karnına, yalın ayak yürüyen
Mus’ab için dua et. Dua et ki ayakların seni Firdevs Cenneti’ne götürsün.
“Elhamdülillah Müslümanım!” diyorsan eğer, bu dini bize ulaştıran şanlı
sahâbileri, hayırlı önderimiz Mus’ab b. Umeyr’i minnetle hatırla. Ve
hatıralarda, onun gibi, hep canlı kal.
İslâm’ın İlk Öğretmeni
O, Mekke’nin en güzel ve en pahalı elbiselerini giyen, en yakışıklı
delikanlısıydı.[1] Savaşlarda Kureyş ordusunun
sancağını taşıyan, Hicâbe ve Sidâne vazifelerini yerine getiren
Abdüddâroğullarının[2] prensi, annesinin kuzusu,
ailesinin gözbebeğiydi. Annesi onun için Yemen’den, Şam’dan en pahalı kumaşları
getirtir ve en güzel kıyafetleri ona giydirirdi.[3] Ayakkabıları Hadramevt’ten sipariş
edilir[4], uyandığında canı ister diye en leziz
yiyecekler başucunda bekletilirdi.[5] O, parayla
elde edilebilecek her şeye sahipti. Ama yüreğinde bir boşluk, ruhunda
huzursuzluk vardı. Giydiği elbiseler, lezzetli yiyecekler, lüks evler, atlar ve
develer, kısaca o gün için zenginlik ifade eden hiçbir şey onu mutlu etmiyordu.
Allah Celle, kullarına olan merhameti ve sevgisi sebebiyle
Muhammed aleyhisselâm’ı peygamber olarak gönderdiğinde Mekke’nin ileri
gelenleri Onu ve davetini nefretle karşılamışlardı. Efendimiz ağaçtan ya da
taştan yapılan putların ilah olamayacağını söylüyor, insanları zengin-fakir,
efendi-köle gibi sınıflara ayıran bir düşüncenin yeryüzüne huzur ve mutluluk
getiremeyeceğini anlatıyordu.
Şehrin güzel ahlaklı, faziletli ve temiz gençleri birer birer
Müslüman oluyorlardı. Mus’ab’ın çevresinde, gününü gün etmekten
başka derdi olmayan, hayatı oyun ve eğlenceden ibaret sayan arkadaşları
kalmıştı sadece. Ve onlar Mus’ab’ı hiç de mutlu etmiyorlardı. Müslüman olmayı
düşündü. Allah’tan başka ilah yoktu, doğruydu. Ama kimsesiz fakir
Müslümanlarla, kölelerle aynı ortamda olmak, düne kadar emrine amade olarak
yaratıldıklarını düşündüğü köleleri kardeş edinmek kolay mıydı? Hem annesi ne
der, kim bilir nasıl da öfkelenir ve ne cezalar verirdi. Bir yanda bütün
çekiciliğiyle dünya nimetleri diğer yanda Allah ve Rasûlü vardı. Tercih yapmak,
nefse söz geçirmek çok zordu.
Bir akşamüstü evinden çıktı. Safâ Tepesi’nin yakınlarındaki evin,
Dâru’l-Erkam’ın, kapısını çaldı.[6] Kapıyı eski bir
köle olan Süheyb-i Rûmi açtı. Efendi, köleye kardeşçe sarıldı. Muhammed
aleyhisselâm’ın huzuruna çıktı. Onun sözleri, okuduğu ayetler ve gülümseyen
siması yüreğini huzurla doldurdu. Paranın, servetin veremediği şey, mutluluk
işte buydu. O gece Mus’ab’ın en güzel gecesi oldu.
Mus’ab b. Umeyr Müslüman olduğunu annesi dâhil hiç kimseye
söyleyemedi. Gizli gizli Rasûlullah’ın yanına gidiyor, Ondan Kur’ân-ı Kerim
dinliyor, Onunla birlikte namaz kılıyordu. Fakat her köşe başında bir casusun
dolaştığı Mekke’de Mus’ab’ın Müslümanlığı gizli kalamazdı. Akrabalarından Osman
b. Talha onun Bilâl ve Ammâr gibi fakir Müslümanlarla namaz kıldığını gördü.
Osman kuş olup uçmuş, haberi Mus’ab’ın annesine yetiştirmişti.[7]
Hunâs binti Mâlik, oğlunun Müslüman olduğunu duyunca çılgına
döndü. Dünyayı önüne serdiği; en güzel kokuları, ipekli elbiseleri layık
gördüğü oğlu ona ihanet etmiş, ilahlarına isyan ederek aile şerefini ayaklar
altına almıştı. Büyük bir titizlikle yetiştirdiği oğlunun Bilâl ve Habbâb gibi
kölelerle aynı safta olduğunu düşünmek Hunâs’ı kahretmişti. Kardeşleri
tarafından yakalanarak annesinin huzuruna getirilen Mus’ab, yapılan tüm
tehditlere rağmen İslâm’ı terk etmeyi ve atalarının dinine dönmeyi kabul etmedi.
Öfkesinden deliye dönen annesi, Mus’ab’ı evin bir köşesine hapsederek kapısını
sıkı sıkıya kilitledi. Mus’ab için zorlu bir hayat başlamıştı.
(Mutlu Binici)
19 Mayıs 2015 Salı
Hz. Ömer
Allah’ın son Nebi’sine karşı Kureyş’in tutunduğu düşmanca tavırda ön sıralarda yer aldı. Bağırdı, çağırdı, tehdit etti. Sonunda O’nu öldürmeye karar verdi. Peygamber’i öldürmek üzere kılıcını kuşanıp çıktı. Bütününe karşı çıktığı Kur’an’ın, sadece bir suresinin, bir iki âyetini –Tâhâ Sûresi’nin ilk âyetlerini- kapı aralığından dinledi.
Savaşmaya kararlı olduğu şey, onu etkisi altına aldı. Çok değil, saatler bile geçmeden benliği değişti. Hızla Peygamber aleyhisselam’ın yanına koştu. Darulerkam’a girmek istediğinde oradakiler endişelendi. İlk vahyin gelmesinden altı yıl geçmişti. O günden beri tehditler savuran Ömer, elinde kılıçla kapıda bekliyordu.
Önce Hamza radıyallahuanh onu karşılamak istedi. Bizzat Peygamber aleyhisselam kalkıp onu karşıladı ama Ömer bir saat önceki Ömer değildi. Daha sonra İslam’ın iki numaralı ismi olacak Ömer gelmişti. Öldürmek amacı ile gittiği Peygamber’in önünde şehadet getirip iman etti.
O da sevindi, oradakiler de, melekler de… Yeni bir dönem başladı. Gizlenmek zorunda olan Müslümanlar Ömer’in varlığı ile heyecanlandı. Onun katılımı bireysel oldu ama kitlesel sonuç getirdi.
Müslüman olduktan sonra yine sert ve keskin kararlı Ömer olarak bilindi ama bu sefer Müslümanlara güç katan, yüreklendiren biri oldu. O Müslüman oluncaya kadar Kâbe’de alenî ibadet yapılamıyordu. Müslümanlar, Ömer’in başkanlığında müşriklerin karşısına alenen çıkıp tekbir getirdiler. Ömer, Ebû Cehil ve adamlarını şoka soktu.
Yeni Müslüman nesle canlılık geldi. Peygamber aleyhisselam’ın yüzü güldü. Onu çok sevdi. O kadar sevdi ki onu hayatta iken cennetle müjdeledi. Onu Ebû Bekir radıyallahuanh’tan sonra ikinci adamı yaptı. Küfür ile iman arasındaki net tavrın edeni ile ona “Faruk” unvanını verdi. Kızı ile evlenip onunla aile bağı kurdu.
Peygamber aleyhisselam’ın ebedî âleme irtihalinden sonra Ebû Bekir radıyallahuanh ümmetin başı oldu.
Onun irtihalinden sonra da Ömer radıyallahuanh ümmetin lideri oldu. On yıl altı ay mü’minlerin halifesi olarak yaşadı.
Onun liderliğinde geçen günlerde Ümmeti Muhammed tarih yazdı. Asırlarca bitmeyen bir gurur buldu. O yaptı, ümmet mutlu oldu. Tarihin seyri değişti. Zayıflar güç buldu.
Güç anlayışı değişti. İnsanlık, seçime değil ahirete yatırım için hamallık eden ve elinden imparatorluklar çöktüğü hâlde yamalı giyinen bir lider tanıdı.
Görevlendirdiği komutanlar, zaferden zafere koştu. İslam’ın sesi en gür şekliyle kıtalar arasında yayıldı. Eline Pers imparatorluğunun hazineleri kondu, Kudüs’ün anahtarları kondu, yönetimi Hazar’a kadar ulaştı… O ise Medine’de mütevazı hayatına devam etti. Hiç değişmedi ama gitgide olgunlaştı. Yamalı gömlekler giydi. Ziyafetlere oturmadı. Allah korkusundan eridi, aktı…
Zaferler onu Allah’a daha yakın yaptı. Ne karnı tıka basa doydu ne de gülerken dişlerini görebilen oldu. Onu görenler hep yaşlı gözlerle gördüler. İnsanların dertlerinden kendi derdini bilmez oldu. Övgülere aldırış etmedi. Tenkitlere dikkat etti. Tarihin akışında sürüklenmedi, bilakis tarih yazdı. Şehit edilişini bile suistimal etmedi. Ashabın büyükleri onun şehadetine gıpta ederken o, yaşlı gözlerle Rabbinin rahmetini umut etti.
Ülkeler fethetti. Şehirler kurdurdu. İslam’ın ilk devleti onun ellerinde şekillendi ama hiç despotluk yapmadı. İstişareyi esas aldı. Adalet onun adı ile anılır oldu. Dulların, yetimlerin, gariplerin kimsesi oldu.
Gün geldi çuval taşıdı. Gün geldi süt sağdı. Sabahlara kadar sokak sokak dolaşıp dertlileri aradı. Ateşi yanmayanın ateşini yaktı. İnsanları ihya etti. Ardından sürülmesi zor izler bıraktı. Medine’de otururken Irak’ta bir deve yavrusunun kayalıklarda yuvarlanmasından sorumlu tuttu kendisini.
İslamî ilimlerin temelini oluşturacak uygulamalara imza attı. Yazdığı mektupları, yaptığı konuşmaları, emirleri örnek belgeler olarak kaldı. Nesiller boyu sürecek güzel örnekler sergiledi. Cesaretini ve yürekliliğini kullanmaktan çekinmedi. Kerametleri dilden dile dolaştı. Kur’an’a bağlılığı, Sünnet’e gösterdiği titizliği, bir benzeri gösterilmesi zor sadakatin ürünü idi. Sevenleri de sevmeyenleri de ona hayrandı. O, zamanı için seçilmiş, gelecek kuşaklar için ideal bir örnekti.
O, zahitti. Âlimdi. Âbiddi. Gözü yaşlıydı. Cesurdu.
Tavizsizdi.
Allah ondan ebediyen razı olsun.
(Nureddin Yıldız)
Yâr-ı Gâr: Hz.Ebû Bekir

Adı: Abdullah. Cahiliyye döneminde Abdulkâbe olan ismini, Müslüman olduktan sonra Resûlullah’ın tavsiyesiyle Abdullah olarak değiştirmişti.
Annesi Selma binti Sahr, hamileyken çocuğu erkek doğar ve yaşarsa onu Kâbe’ye adayacağını herkese ilan etmişti. Çünkü daha evvel doğan erkek çocuklarının hepsi ölmüş, bir türlü erkek çocuğa sahip olamamıştı. Ellerini açtı ve “Allah’ım! Bu çocuk ölümden hayata Senin bağışladığın biricik yavrum olsun. Onu bana bağışla.” diye dua etti.[1]Doğan erkek çocuk yaşıyordu ve onun adını “Abdulkâbe” (Kâbe’nin kulu) koymak istediğinde eşi buna itiraz etmedi. Çünkü Beytullah’ın Ebrehe’nin ordusundan kurtuluşunun üzerinden henüz üç yıl geçmişti. Olup bitenler olanca dehşetiyle zihinlerde canlılığını korumaktaydı. Ebû Bekir’in ailesi de oğullarını Kâbe’ye adamak suretiyle Rablerine olan şükür borçlarını ifa etmek istiyorlardı.
Fakat Resûlullah, âdeta parmağa değil onun gösterdiğine dikkatleri çekerek kulluğun mekândan ziyade mekânların Rabbi olan Allah’a yapılması gerektiğine işaret ediyordu. Bu sebeple Hz. Ebû Bekir’in Abdulkâbe (Kâbe’nin kulu) olan ismini, Abdullah (Allah’ın kulu) olarak değiştirmişti.
Kabilesi: Teymoğulları.
Nesebi: Abdullah bin Osman bin Amir bin Amr bin Ka’b bin Sa’d bin Teym bin Mürre bin Ka’b’dır.
Soyu: Mürre b. Kâ’b'da Resûlullah’la birleşir.
Künyesi: Ebû Bekir.
Bekir isimli bir çocuğu olmadığı halde kendisine niçin bu künyenin verildiği konusunda farklı rivayetler bulunmaktadır. Bekir kelimesi bünyesinde, acele etmek, öne geçmek, yağmurun ilk damlası, bir şeyin ilki, namaza ilk vaktinde yetişmek, insanın ilk çocuğu, ağacın ilk meyvesi, verimli toprak gibi anlamları barındırmaktadır. Barındırdığı anlamların hemen hepsinde “ilk olma” özelliği göze çarpmaktadır. Hayatını incelediğimizde göreceğiz ki bu isim Hz. Ebû Bekir’in hayatının tek kelime ile özeti: İlk iman edenler arasında yer alması, yapılacak hayırlarda ilk öne atılanlardan olması, ilk halife oluşu…
Lakabı: Sıddık (çok samimi, çok sadık, doğru sözlü).
Resûlullah (sas)’ın söylediklerini tasdik etmede, -özellikle de İsrâ gecesinin sabahında- herkesten önce davrandığı için Cebrail’in ifadesinin ardından Resûlullah tarafından Sıddık lâkabı verilmiştir.
Servetini Allah yolunda harcayıp eski elbiseler giydiği için Zü’l-hilâl; Allah korkusu, O’na yönelişindeki derinlik ve çok merhametli olduğu için Evvah[2] lâkaplarıyla da anılmıştır.
Atîk (güzel, soylu, eski, azat edilmiş) olarak hitap edildiği de rivayetler arasındadır. Bu künye, diğer kardeşleri gibi ölmeyip ölümden azat edilmiş olması ve nesebindeki asalet sebebiyle verilmiştir. Leyl sûresinin 17. âyetinde geçen “etka” fiili, “atik” kelimesi ile aynı köktendir. Mekke döneminde nazil olan Leyl sûresinin de nüzul sebebinin Hz. Ebû Bekir’in cömertliği olduğu rivayet edilmektedir. Muhtemeldir ki Allah Resûlü, şu sözleri bu âyetin inzalinin ardından söylemiştir: Bezzar ve Taberani, Abdullah bin Zübeyr (ra)’den şu şekilde rivayet etmişlerdir:
Hz. Peygamber (as), Hz. Ebû Bekir (ra)’e bakarak: “İşte bu, Allah’ın cehennemden azat ettiği (Atîkullah)’dir.”[2]buyurmuştur.
İlk iman edenlerden. Annesi Ümmü’l-Hayr Selma binti Sahr da ilk yıllarda iman edenler arasında sayılıyor. Bedir savaşına kadar müşrik kalan oğlu Abdurrahman dışında bütün ailesi Müslüman olmuştur.
Aşere-i mübeşşereden.
“Etkâ” (En çok korunan). (92 Leyl 17)
“…mağarada bulunan iki kişiden biri…” ( 9 Tevbe 40)
Yâr-ı gâr. (mağara dostu, can yoldaşı)
Peygamber’in veziri.
İlk halife: Halifetu Resûlillah.
Câmiu’l Kur’ân. (Hilafeti döneminde Kur’ân-ı Kerim’i cem etmiştir.)
Bu isim ve unvanlar, Hz. Ebû Bekir’in hayatını âdeta özetleyerek gözümüzün önüne sermektedir. Hayretler içerisinde kalıyoruz. Bir ömre bu kadar güzel iş nasıl sığdırılabilmiş? Saygıyla onun da iman ettiği Rabbe boyun eğerek dua ediyoruz: “Ey kalpleri inkılâp eden Allah’ım! Bizim kalplerimizi de kulun Ebû Bekir’inki gibi dinin üzere sabit kıl.”(Âmin)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








